Sevgili dostum, önce kendimize şu soruyu soralım: Kader nedir?
Yazılmış bir defteri baştan sona okumak mıdır yalnızca?
O defterdeki karşılaşmalar, vazgeçişler, içimizi titreten korkular ve heyecanlar çoktan yazıldı da biz sadece yaşayarak mı hatırlıyoruz?
Yoksa anlamadan, sorgulamadan “nasılsa olacak” diye kaderimize kızarak mı yürüyoruz bu yolu?
Sevgili okurum, kader bazen hayatın görünmez kalemidir;
kimine gülen, kimini güldüren, kimine de ağır hükümler veren ince bir satır.
Kimi zaman bir fısıltı gibi dokunur;
kimi zaman ise ayırır, eksiltir.
Bazen cezası, istediğini sana yazmamak olur.
Bazen de tam olması gereken vakitte yokluğuyla varlığını duyurur.
Olumsuzlukların içinde bir kıvılcım yakar çoğu zaman.
Kavuşamayacağını bildiğin hâlde karşına çıkarır;
seni birine yaklaştırır, sonra ikinizi de aynı gökyüzünün farklı yıldızlarına savurur.
Uzaktan ışığınızla geceyi aydınlatırsınız;
ama yan yana bile olsanız aynı satıra yazılmadığınızı hissedersiniz.
Kaderin cilvesidir işte…
Bazen karşılaştırır, ama birleştirmez.
Ve sen, kavuşamasan bile o kişiyi sevmekten vazgeçmezsin.
Kaderin ayırmasına kızamazsın; karşılaştırmasına gülümsersin.
Oruç Aruoba “Yazgıya rağmen sevgi” adlı eserinde şöyle dememiş miydi:
“Seninle aramda, seninle olmak isteyişimin imkânsızlığı var.”
Eskilerden bir anı gelir aklıma…
Bir dergi okurken arkadaşlarımla yarışa tutuşmuştuk.
Bir şiiri en önce ezberleyen kazanacaktı.
Ben en son ezberleyen olmuştum ama bir daha asla unutmadım.
İlk ezberleyen küçük bir ödül almıştı belki; fakat ben o şiiri hafızama kazıyarak çok daha büyük bir şey kazandım.
Şiir şöyleydi:
“Bir mavi gözlü çiçek açtı gönlümde,
Dokundum soldu, kader böyle dedi.
Ben ona vardım, yol bana varmadı,
Ayrılık dediğin ince bir sızı değil,
Kaderin kendisiymiş meğer.”
Bazen insanlara uzaktan baktığımda görüyorum:
Bazıları bir şeyi gerçekten sevdiği için onu ait olduğu yerde bırakıyor.
Bu hayatta en çok takdir ettiğim şey de bu;
bir insanı, bir canlıyı çekiştirmeden, değiştirmeye çalışmadan, bir kalıba zorlamadan sevebilmek.
Ait olduğu yer toprak olan bir çiçeği koparmak onu sevdiğini göstermez.
Sevgi, ait olduğu yere saygı göstermekle başlar.
Sevgi kendine ait olanı anlayışla bulur.
“Sevgi ait olduğu yere saygı duyarak başlar” sözü bize ilişkilerin ölçüsünü fısıldar.
Ne kadar yakın olursak olalım herkesin kendine ait bir alanı, bir iç sesi ve bir hikâyesi vardır.
Bu alanı korumak, sınırları görmek ve özen göstermek sevginin en rafine hâlidir.
Saygının olduğu yerde sevgi kendini güvende hisseder ve çoğalır.
Bir ilişki ancak iki taraf da birbirinin yerini, emeğini, değerini gözettiğinde yeşerir.
Çin dilinde Türkçede tam karşılığı olmayan bir duygu vardır: yuanfen.
İki insanı bir araya getiren gizemli bir kader bağı…
Bazen insan tesadüfe âşık olur, değişmeyecek kadere sitem eder ama kader kum saati gibi işlemeye devam eder.
İnsanlar kaderlerine şarkılar yazmış; kimi zaman sitem etmiş, kimi zaman kaderini tesadüflerle güzelleştirenlere sevgilerini söylemiş.
İnsanoğlunun zayıf noktası yine insandır.
Âşık olduğu kişiyle güzelleştiğini, gittiğinde kötüleştiğini düşünür hep.
Oysa bilse, kaderin onu bazı tesadüflerle bile ödüllendirdiğini… kızabilir mi kaderine?
Çok severek okuduğum Cahit Zarifoğlu’nun bir sözüyle bitiriyorum:
“Ağlatır beni dünya ehlinin acımasızlığı; bu fani alem için beklentiye giren kalbime kırgınım.”
Kendinizi ve kaderinizi incitmeyin, sağlıcakla kalın..
