Başlıktan da anlaşıldığı gibi sevgili okurum; evet, insan sevildiği kadar umursanır. Lafı sevildiği kadar dinlenir, acıları sevildiği kadar sarılır. Sizi elde etme telaşında olan birisinin bu anlamsız çabası, işte bu umursamak noktasında gerek çokluğu gerek azlığı ile ortaya çıkar.
İnsanlar arasındaki ilişkiler benim dünyamda bir iple bağlıdır. Bu ip bazen kırmızı olur; bence bu aşkı gösterir, içinin gitmesini, gözlerinin parlamasını gösterir. Bazen de tabiri caizse pamuk ipliğiyle bağlıdır. Bazı insanlara karşı olan bağlarımız; koparmaya kıyamadığımız, kopmasın diye çabaladığımız bağlar, bir tek cümleyle, bazen tek bir hareketle kopuverir. Ama ip koptuğunda inatla bağlayanlardansak, biz de ilişkiden yara bere içinde çıkar, çıktığımızla kalırız.
Hayatta hiçbir şey kalıcı değilken çoğu zaman anılarla üzülür, anılarla seviniriz. İşte gerçekten zamanımızı geçirdiğimiz insanlarla olan bağımız koptuğunda bize kalan tek şey yaşanmışlıklar değil midir? Zamanında gözlerimiz dolana kadar güldüğümüz, gözlerimizin sürekli aradığı, heyecanlarımıza ortak ettiğimiz insanlar gittiklerinde bize kalan tek şey kocaman bir boşluk olmuyor mu? Yerini doldurmaya çalışmak veya gidene saygı duyup onu hatıralarda bırakmak bizlere sunulan seçeneklerdir.
Sığamadığınız hayatları neşeyle boyarken, gözleriniz parlarken; kendi hayatınızı kurarken gözlerinizden yaşlar akmasın. Hayat bir hatıra kadar kısa, bir fragman kadar özet, bir gözyaşı kadar az. Hayatınızın renklerini insanlarla sınıflandırmayın. Neşenizi aşkla birleştirmeye çalışmayın.
Bana çok düşündüren bir söz okumuştum geçenlerde: “Sana ne vaat ettiler de hayatını sana adamış birini mahvetmekten çekinmedin?” diye… Takılı kalmaktan, vazgeçmenin korkusundan, yaşanmışlıklara edilen nankörlükten dolayı insanlar; körü körüne nedenlerle hayatlarını ve hayatlarına hayatını adamış insanları mahvediyor. Sevmeyi, sevilmeyi bilmeyen insanlar uğruna keşkelerle savaşıyor.
Balkona çıktığımızda hangimizin aklına “neden” dedirtecek şeyler gelmiyor? Herhangi bir boşlukta hangimizin aklına keşkeler düşmüyor? Bununla alakalı şöyle bir alıntı okumuştum: “İnsan duygularını, bazen hareketlerini kontrol edemez; kontrol edebildiği tek şey sözleridir.” Eğer kontrol edebildiğimiz tek şey sözlerimizse, biz neden dilimizle hem kendimizi hem çevremizi kötülükle çürütüyoruz?
Biraz daha kaba olmak gerekirse; hayatta aklımız başında yaşayacağımız net elli senemiz olduğunu farz edelim. Bu elli seneyi heyecanla, aşkla, kocaman gülümsemelerle süslemek yerine; olmuş veya olmamış şeylerle kendimizi üzmek, kendimize de haksızlık değil mi?
Ben çoğu zaman kalabalık yerlerde çalıştım. Her nerede olursam olayım, her ortamda fark ettiğim şey; insanları kendinden çok daha fazla düşünen insanların, kendilerine karşı yetersiz oluşuydu. Verilen fedakârlık gibi masum bir algı var. Hayır, verilen şey fedakârlığın çok üstünde. Şu an memnun olmadığın hayat, o verdiğin fedakârlığın bedeli. İşte tek bir hata seni şu an belki de o kadar çaresiz bıraktı ki bu yazıyı okuyorsun.
Hayatta eğitebileceğiniz tek kişi kendinizdir. Düzeltebileceğiniz tek kişi de yine kendinizdir. Eğitim insanın kendisinde başlar. Sağlıklı bir “sen”, sağlıklı bir aile demektir. Sağlıklı bir aile ise dünyada elde edebileceğiniz en mükemmel şeydir.
Aile hayatımızda çok büyük rol oynuyor. Ailesinde sağlıklı bağları olmayan kişilerin hayatında mutlaka süregelen bir patlak oluyor. Bu; psikolojik hastalıklarla, sağlık sorunlarıyla, sinirle veya en garipsediğim şey olan memnuniyetsizlikle ortaya çıkıyor. Çünkü her zaman herhangi bir acıdan veya açıktan kaçabilirsiniz ama ailenin açtığı boşluktan ya da acıdan asla kaçamazsınız.
Eşinizle bile hayatınızın belirli bir zamanından sonra tanışmışken, aileniz doğumunuzdan vefatlarına kadar her an sizinle beraber olacaktır.
Fyodor Dostoyevski bir kitabında, “Herkesin gidebileceği bir yeri olmalı.” der ve devamında, “Çünkü öyle bir an olur ki insanın mutlaka bir yere gitmesi gerekir.” diye yazar. İnsan bazen bir yere değil, bir insana gitmek ister aslında. Kalabalığın içinde herkes konuşurken sadece bir kişinin sesini arar. Günün en güzel anını onunla paylaşmak, en kötü anında ise hiçbir şey anlatmadan yanında oturmak ister. Çünkü bazı insanlar huzur gibi gelir insana. Varlıkları, hayatın karmaşasını susturur. Ne zaman yorulsan, kırılıp içe çekilsen, aklına ilk onlar düşer. İşte sevgi biraz da budur; insanın, dünyanın yükünü bir başkasının yanında hafif hissetmesi.
Ama her insan aynı ağırlıkta sevemez. Kimi sizi hayatının merkezine koyarken kimi yalnızca canı sıkıldığında uğrar ruhunuza. Bu yüzden insan en çok, değer verdiği kişinin gözünde değersiz hissettiğinde kırılır. Çünkü sevgi; “yanındayım” demekten çok, gerçekten yanında kalabilmektir. İnsan bazen bir mesajın geç gelmesine değil, eskisi gibi hissettirmemesine üzülür.
Ve gariptir ki insanın içinde oluşan bazı boşlukları ne kalabalık doldurabilir ne de zaman tamamen silebilir. Bazı insanlar gittikten sonra geriye sadece yoklukları kalmaz; alışkanlıkları, sesleri, birlikte kurulan hayaller de kalır. Bir sokaktan geçerken, bir şarkı duyarken ya da gece ansızın balkona çıktığında aklına düşen şey aslında o insan değil, onun sende bıraktığı histir.
Yine de insan tamamen sevgiden uzak yaşayamaz. Çünkü her şeye rağmen içimizde, bir gün gerçekten anlaşılacağımıza dair küçücük bir umut taşırız. Belki bu yüzden ne kadar yorulsak da birinin gözlerinde kendimizi evimiz gibi hissetmeyi bekleriz. Ve insanın evi bazen bir şehir değil, bir çift göz olur.
Hayat bazen yaşamaya değer arkadaşım. Bir çift göz hatrına güzelleştirirsin dünyanı tabi her zaman mutlu olmak, mutluluğun değerini düşürse de iç huzurun verdiği devamlı mutluluk insanı usandırmaz.
Lafı çok uzatmadan son bir alıntıyla yazıyı kapatalım:
“Herkese içindeki iyilik kadar iyi bir hayat dilerim.”
Sabahattin Ali
Saygılarımla…
