Bir gün yaşadığımız şeylerin üzüntüsü üzerimize öyle gelir ki, hani elimiz ayağımız tutmaz. Hak etmediğimiz şeylerin ağırlığı mıdır bu, yoksa beklenmedik bir zamanda gelen ani üzüntünün ağırlığı mı, bilinmez. Tam öyle bir zamandan geçerken bir komşum bana teselli amaçlı şöyle bir cümle kurmuştu:
“Esmacık, hayat seni rızıklandırdığı şeyle cezalandırır.”
Bunu duyduğumda gözlerimden yaşlar akıyordu. Komşumu her gördüğümde gelir bu cümlesi aklıma.
Hayat bazı insanları zekâsıyla, bazılarını parasıyla, bazılarını da kalabalıkla ödüllendirir ve ödülünün içinde belirli zorluklar verir. Hayata korkularımızla sarılmamamız lazım, değil mi zaten?
Mesela benim baskın olarak rızkımın kalabalıkta olduğunu düşünüyorum. Her zaman zorluklarım çoğunlukla insanlarla oluşuyor. E, kalabalık bana verilen ödülse bunun cezasını da çekmeye razı olmamalı mı insan?
Belki de hayatın bize verdiği her şeyin içinde, bizim henüz göremediğimiz başka bir taraf vardır. Bazen bir şey bize ödül olarak gelir, beraberinde taşıdığı yükü ise ceza zannederiz. Oysa hayat, vereceği sürprizlere bizi hazırlamak için öncesinde bazı üzüntüler verir. Belirli sebeplerle bizi o hediyelere hazırlar.
Günlerce üzüntüden ağlarsınız, bir gün her şey değişir. Gülmekle ağlamak arasında gözyaşlarınızı silersiniz. Sonra dönüp geriye baktığınızda, sizi ağlatan şeyin yalnızca bir kayıp olmadığını, size bir şey de öğrettiğini fark edersiniz.
Bunlara sevinirken sizlere bu üzüntüyü yaşatan, bu gözyaşlarınıza sebep olan insanları unutmayın. Çünkü bazen size verilen hediye, hayatınızda böyle insanların olduğunu ve ne yaparsanız yapın bazı insanların hayatınızdan çıkmayacağını fark ettirmektir.
Yani bazen hediye fark etmektir.
Bazen anlamaktır.
Bazen ağlamaktır.
Biliyor musunuz, ben 21 yaşındayım. Hayatımda yaşadığım hiçbir zorlukta, en son yaşadığım üzüntü kadar ağlamamıştım. Kalbimin kırılma sesini duydum sanki.
O kırılma sesini bastıran, onaran kimdi, biliyor musunuz?
İnsanlar.
Bu kırılma sesine sebep olan kimdi, biliyor musunuz?
Onlar da insanlar.
Belki de hayatımızdaki en büyük seçimlerden biri burada başlıyor. Hayatınızda tek bir şeyi seçme hakkınız vardır: Hangi insanların sizinle bir ömür beraber olacağını.
Hangi insan sizinle ağladı?
Hangi insan sizinle güldü?
Hangi insan siz sustuğunuzda bile ne anlatmak istediğinizi anlamaya çalıştı?
Bunu görebilmem için yaşadığım bu üzüntünün bana gerçekten çok şey öğretmesi gerekti.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza kalmak için, bazıları ise bize gitmeyi öğretmek için giriyor.
Ben yazılarımda her zaman yaşanmışlık katarım ama bu sefer “yaşadığımı” katmak istedim. Belki de ilk defa bir yazının içine yalnızca düşüncelerimi değil, kalbimin kırıldığı yeri de koymak istedim.
Tam da bu yüzden, yıllar önce karşıma çıkan ve hayatımda güzel bir yer edinen şu sözleri hatırlıyorum:
“Kaybettiğin yerde bekleme, güçsüzler öyle yapar.
Sana kapanan kapıyı bir daha çalma,
kapanan kapıyı acizler çalar…”
Bu sözlerin William Shakespeare’e ait olduğu kesin olarak doğrulanmış olmasa da, hayatımda bıraktığı etki değişmedi. Shakespeare’in yıllar önce bu sözleri hangi yaşanmışlığın üzerine yazdığını çok merak ettim. Fakat araştırmalarımda kesin bilgiler bulamadığım için bu soru işareti yalnızca düşüncelerimde kaldı.
Beni en çok etkileyen şey ise sözlerin sertliği oldu. Güzelleştirmeden, teselli etmeye çalışmadan, doğrudan söylüyor: Sana kapanan kapıyı bir daha çalma.
Belki de hayatın bazı dönemlerinde ihtiyacımız olan şey tam olarak budur. Biri gelip bizi avutmasın, sadece gerçeği söylesin.
Çünkü hayatı yaşadığımız her an bir mutlulukla, bazen de bir üzüntüyle sınanıyoruz. 1500’lü yıllarda da yaşasan, 2020’lerde de yaşasan, insan olmanın verdiği kimi zaman buruklukla, kimi zaman zahmetle hayatı bir şekilde sevme sebebi bulmak zorundasın.
Asırlar boyunca insanlar geldi, yaşadı, sevdi, kaybetti, ağladı ve gitti. Ama geride bıraktıkları birkaç mısra, birkaç cümle, birkaç hikâye bize hâlâ aynı şeyi hatırlatıyor:
İnsan değişiyor ama yaşadıkları pek değişmiyor.
Belki de bu yüzden bugün yaşadığımız bir acının yalnızca bize ait olduğunu düşünüp yanılıyoruz. Bizden önce de insanlar aynı kapılarda bekledi, aynı insanlara kızdı, aynı insanları özledi, aynı soruları sordu.
Ben de bir gün sosyal platformlardan birinde bir psikoloğun yaptığı bir videoya denk geldim. Video, bir film veya dizi kesitiydi.
Bir adam başka bir adama dünyada kaç dil olduğunu soruyor. Adam, 7.100’den fazla dil olduğunu söylüyor. Soruyu soran adam ise bunun doğru olmadığını, dünyada kaç tane insan varsa o kadar da dil olduğunu, herkesin kendi dilini konuştuğunu ve bu yüzden herkesin birbirini anlayamadığını söylüyordu.
Belki de bu yalnızca bir film sahnesiydi ama bende başka bir yere dokundu.
Çünkü aynı dili konuştuğumuz hâlde anlaşamadığımız insanlar var.
Aynı cümleleri kurduğumuz hâlde birbirimizi duyamadığımız insanlar var.
Anlatıyoruz ama dinlenmiyoruz. Seviyoruz ama anlaşılmıyoruz. Çabalıyoruz ama karşı tarafa ulaşamıyoruz.
Belki de sorun her zaman kendimizi anlatamamak değildir.
Belki bazen yanlış yerde anlatmaya çalışıyoruzdur.
Yanlış insana kendimizi kanıtlamaya, yanlış kapının önünde beklemeye, bizi anlamayan birine kendimizi anlatmak için defalarca aynı cümleyi kurmaya çalışıyoruzdur.
Oysa bazı kapılar kapanır.
Bazı insanlar gider.
Bazı insanlar kalır.
Ve belki hayatın bize verdiği en büyük hediyelerden biri, hangisinin hangisi olduğunu anlayabilmektir.
Şimdi dönüp o komşumun söylediği cümleyi tekrar düşündüğümde daha farklı anlıyorum:
“Hayat seni rızıklandırdığı şeyle cezalandırır.”
Belki benim rızkım gerçekten kalabalıktır.
Belki benim sınavım da o kalabalığın içindeki insanları ayırt edebilmektir.
Kimisi kalbimi kıracak, kimisi o kalbi onaracak.
Kimisi bana gitmeyi öğretecek, kimisi kalmanın ne demek olduğunu gösterecek.
Ve belki insan, kendisine verilen her şeyi sevmek zorunda değildir ama onun içindeki anlamı bulmak zorundadır.
Çünkü bazen hediye, sahip olduğun şey değildir.
Bazen hediyenin kendisi, yaşadığın şeyin sana öğrettiğidir.
Bazen fark etmektir.
Bazen anlamaktır.
Bazen ağlamaktır.
Bazen de ağladıktan sonra gözyaşını silip yoluna devam etmektir.
Şöyle özetleyelim:
Biz denizde olan bir balığız.
Oltaya takıldığımızda balıkçıya,
“Bunu hak edecek ne yaptım?” diyoruz.
Belki de hayatın bize vermeye çalıştığı cevap şudur:
Her oltaya takılmak bir ceza değildir.
Bazıları sana neden orada olmadığını öğretir.
Bazıları hangi suda yüzmen gerektiğini.
Bazıları da seni gerçekten ait olduğun yere götürür.
Ve belki hayat, en sonunda bize şunu öğretir:
Her yaşadığımız şeyin nedenini o an anlayamayabiliriz.
Ama bir gün dönüp baktığımızda, bizi en çok ağlatan şeylerin bazılarının, bizi en çok büyüten şeyler olduğunu fark ederiz.
